Adres
Cumhuriyet Mah. Dekanlar Sok. No:2 D:1 Süleymanpaşa-TEKİRDAĞ
Danışan Destek Hattı
0533 442 5460

Aile içinde yaşanan problemler çoğu zaman tek bir bireyi değil, tüm aile sistemini etkileyen karmaşık süreçler hâline gelebilir. İletişim sorunları, duygusal kopukluk, sürekli tekrar eden tartışmalar, ebeveynlik konusunda yaşanan fikir ayrılıkları ya da yaşamın getirdiği zorlayıcı değişimler; zamanla aile bireylerinin birbirini anlamasını güçleştirebilir. Bu noktada aile danışmanlığı, yalnızca “büyük problemler” ortaya çıktığında başvurulan bir destek alanı değil; aynı zamanda ilişkileri güçlendirmek, sağlıklı iletişim kurmak ve aile içindeki dengeyi yeniden oluşturmak için önemli bir rehberlik sürecidir.
Birçok kişi aile danışmanlığını yalnızca evlilik sorunlarıyla ilişkilendirse de aslında aile yaşamını etkileyen pek çok farklı konuda profesyonel destek alınabilir. Çünkü aile; bireylerin duygu, davranış ve iletişim biçimlerinin sürekli etkileşim hâlinde olduğu bir sistemdir. Bu sistemde yaşanan herhangi bir aksaklık zamanla tüm aile üyelerinin yaşam kalitesini etkileyebilir. Özellikle çözülmeden ertelenen problemler, ilerleyen süreçte daha büyük iletişim krizlerine, duygusal uzaklaşmalara ve çatışmalara neden olabilir.
Aile danışmanlığı sürecinde amaç yalnızca sorunları konuşmak değil; aynı zamanda aile bireylerinin birbirlerini daha sağlıklı anlamalarını sağlamak, empati becerilerini geliştirmek ve ortak çözümler üretebilmelerine yardımcı olmaktır. Bu nedenle aile üyeleri, kendi aile sisteminin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen her türlü konuyu aile danışmanlığı içerisinde konuşmaya gelebilirler. Ancak bu konular arasında en yaygın görülenleri şunlardır:
İletişim problemi aile içerisinde eşler arasında görüldüğü gibi, ebeveyn çocuk ilişkisi içerisinde de sıklıkla karşımıza gelen bir durumdur.
Aile üyeleri ister anne baba, ister karı- koca, isterse ebeveyn-çocuk rolüyle karşımıza gelsin, hangi rolde olursa olsunlar problemi hep aynı cümleyle ifade etmektedirler.
Bu cümle “Beni anlamıyorsun!” cümlesidir. Aslında bu cümle kendi içinde iletişim becerisi gerektiren pek çok değişkeni de beraberinde yansıtan derin bir anlam taşır. Çünkü birinin gerçekten birini anlayabilmesi için birçok gerekli iletişim becerisini yerine getirmesi gerekir.
Öncelikle iletişim kurarken birini doğru anlayabilmek için konuşan kişiye dikkat vermek gerekir. Dikkat verdikten sonra onu önyargısız olarak dinlemek ve karşı tarafa dinlenildiğini belli eden beden dilini, göz temasını doğru kullanmak gerekir. Ancak bu şekilde kendisini anlamak için çaba gösterildiğine karşı taraf ikna olabilir. Ancak yine de bu çaba henüz yeterli düzeyde anlaşıldığı hissiniz yansıtmaz. Aynı zamanda dinlenilen konunun doğru anlaşılması için gösterilen çabanın devam ettirildiğini gösteren kısa geri bildirim cümlelerinin de kurulması gerekir. Ayrıca dinleyen kişinin empati kurarak anlatıcının nasıl bir duygu içerisinde olduğunu da anlamaya çalışması gerekir. İşte tüm bunlar yapıldığında etkili bir iletişim becerisi ortaya çıkar ve karşımızdaki kişi “Beni anlamıyorsun” ön yargısını kırarak “Beni anlıyorsun” diye daha fazla güven bağı kurmaya başlar.
Sıra sıra yazıldığında çok faktörlü zor ve karmaşık gibi gözüken sağlıklı iletişim becerisi aslında bireyin anlama, öğrenme, konuşma ve duygusal zekası sayesinde çok hızlı kavranabilen ve daha sonrasında da otomatik reflekslere dönüşerek kendi kendini devam ettiren insana özgü bir beceri türüdür. Ancak son zamanlarda aile içerisinden bu becerinin gelişmesinin önüne geçen veya bu becerinin kullanılmasını zorlaştıran ketleyici faktörler karşımıza gelmektedir. Bu faktörler aile içi iletişimin bozulmasında da tetikleyici rol oynamaktadır.
Günümüz koşullarında artan imkanlar sayesinde günlük yaşam artık hepimiz tarafından daha hızlı yaşanmaya ve yeni olan her şey daha hızlı tüketilmeye başlanmıştır.
Bu hızlı yaşam ve çabuk tüketme durumu ise insanların dikkat sürelerinin kısalmasında, çabalamadan kısa yoldan bir sonuca varma isteklerinin artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle son zamanlarda birçok insanın diğer insanlara karşı daha tahammülsüz, sabırsız, aceleci, düşünmeden hareket eden tutumlar içerisinde olduğu görülür. İşte tüm bunların yaşanmasında en büyük etkilerin başında ekran maruziyeti ve akıllı telefon kullanımı vardır.
Küçük yaşlarda başlanan akıllı telefon kullanımı ile dijital çağla beraber her yerde maruz kalınan ekranlar yüzünden aile üyelerinin telefonlarına baktıkları kadar birbirlerinin yüzüne bakmadıklarını da ortaya koymaktadır. Çoğu aile üyesinde aile paylaşımının yapılması gereken zamanlarda birbirleriyle ilgilenmek yerine telefon ya da ekranla ilgilendikleri bilinmektedir. Örneğin ailece oturulan bir sofraya telefonunda dahil edilerek, telefona bakılıp birşeyler izlenerek yemek yenmesi, çiftlerin birbirleriyle konuşurken dikkatlerinin telefonlarında olması, çocukların boş kaldığı zamanlarda ebeveynleriyle paylaşım yapmak istemeleri yerine odalarında bilgisayar, telefon ya da tabletle vakit geçirmeleri yine aile üyeleri arasındaki iletişimin bozulmasında büyük bir tetikleyici olarak karşımıza gelir.
Bu gibi durumlarda aile üyeleri giderek birbirlerinden uzaklaşarak yalnız hissetmeye başlarlar. Yapılan davranışları kişiselleştirerek aile üyeleri “Artık yüzüme bile bakmıyorsun. Benimle hiç konuşmuyorsun. Bunun olmasını gerektiğini sana dün söylemiştim, ama sen beni hiç dinlemiyorsun. Benimle artık vakit geçirmek istemiyorsun. Beni önemsemiyorsun. Beni artık sevmiyorsun.” Gibi düşünceleri daha baskın düşünmeye başlarlar.
Aile üyeleri arasında daha önce yaşanmış olumsuz diyaloglar ve çıkarımlar bazen genellenerek konuşmanın sonucunda diyaloğun her zaman aynı yere varacağına, ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şeyin düzelmeyeceğine, hiçbir zaman anlaşılmayacaklarına dair yoğun bir inanç geliştirmelerine neden olur. Bu gibi ön yargılar sonucunda iletişim anlaşılmaya değil krizi büyütmeye hizmet etmeye başlar. Çoğu zaman çift birbirlerine benzer şeyler söylese de ya da birbirlerinin lehine cümleler kursalar bile önyargılar nedeniyle birbirlerini sağlıklı şekilde dinleyemezler. Çünkü bu aile üyelerinin önyargılarla dolu iç sesi o kadar yükselir ki karşısındaki kişinin konuşma sesini bastırır ve tüm diyalog boyunca konuşulanlardan olumsuz bir çıkarım yapılmasına neden olur. Bu çıkarımlar : “İşte yine başladı. Kesin yine tadımı kaçıracak. Senin dediğin gibi değil, ben daha iyi biliyorum. Hep aynı şeyi yapıyorsun. Geçen hafta da böyle yapmıştın. Hiç değişmiyorsun.” gibi cümleler üzerinden kendini gösterir.
Aile üyeleri kendi aile sınırları içerisinde koydukları kuralları ya da yerine getirilmesini bekledikleri sorumlulukları başka ailelerdeki kural, sınır ve beklentilerle kıyaslayabilmektedir.
Örneğin çocuğuna 1 saat bilgisayar oynama süresi veren bir anne, çocuğu tarafından bilgisayar oynamasını hiç kısıtlamayan bir arkadaşının annesiyle kıyaslanmaya maruz kalabilir. Bu durum çiftler arasında da sıklıkla görülür. Bir başka örnek üzerinden bakacak olursak; bir kadın ev işlerinde kendisine yardımcı olmayan kocasını, hafta sonu evi karı-koca beraber temizleyen yan komşusunun kocasıyla kıyaslayabilir. Aynı şekilde erkek de etrafındaki diğer ailelere bakarak eşinin evde yaptığı işleri diğerlerinin yaptığı işlerle karşılaştırabilir.
Tüm bu örnekler ise bize aile üyelerinin birbirlerini olduğu gibi kabul etmediklerini ve birbirlerini diğerlerine benzetme isteğinin daha baskın geldiğini gösterir. Bu durumun sonucunda ise aile üyelerinde yetersizlik, değersizlik veya özgüven düşüklüğü oluşabilir. Bu sonuçlar oluştuğunda aile üyelerinin ağzından “Ben çocuğumun gözünde iyi bir ebeveyn değilim. Ne yaparsam yapayım eşimi mutlu edemiyorum. Ailem sürekli bana karışıyor, arkadaşlarım ne kadar şanslı ona hiç karışmayan anne babaya sahipler.” gibi cümleler duyulur. İşte bu cümleler aile üyelerinin birbiriyle kurdukları diyaloglarda suçlama savunma döngüsünü ortaya çıkartır. Çünkü kıyaslanarak suçlandığını hisseden taraf bir süre kendini geçerli sebepleriyle savunmaya çalışacak ancak savunmaktan yorulduğunda karşı tarafın kıyaslamayı durdurması için o da kıyaslayarak benzer suçlamaları kendisi de yapmaya başlar. Böylece hiçbir sonuca varmayan kısır döngü bir diyalog aile üyelerinin sağlıklı iletişim becerilerini giderek köreltir.
Aile üyelerinin aile danışmanlığı almak için en çok başvurdukları diğer konularla devam edecek olursak ikinci sırada sınır problemleri yer almaktadır.
Aile üyelerinin kurduğu ilişkilerde yaşadıkları sınır problemleri iki farklı alanda sıklıkla karşımıza gelir. Bunlardan biri geniş aile üyeleri ile yaşanan sınır problemleri, diğeri ise kimseye hayır diyememe alışkanlığı yüzünden yaşanan sosyal sınır problemleridir.
Çiftler çekirdek ailelerini oluşturduktan sonra kendi kök aileleri ile görüşmeye devam ederek geniş aile bağlarını da sürdürmeye çalışırlar. Ancak özellikle gelenek ve göreneklerin baskın olduğu aile modelleri içerisinde bu durum bazen ciddi bir sınır problemi olarak karşımıza gelir.
Bu durumun yaşanmasındaki en büyük etken ise çiftlerin farkında olmadan rol karmaşası içerisine girmelerinden kaynaklıdır.
Örneğin bir çift, karı-koca olarak gittikleri geniş ailede kayınvanlide, kayınpeder ya da sülalenin büyük amcası, teyzesi gibi baskın aile büyükleri tarafından kendilerinin yönetebildikleri çocuk, torun, gelin, damat gibi rollere çekilebilirler. Bu rollerin etkisi altına giren karı koca ise baskın aile büyüklerinin sözlerini dinleyerek, itaat ederek ve onların dediklerini yaparak onları mutlu etme görevini üstlenmeye başlarlar. Bu durumda ise kendi kurdukları çekirdek aile sınırlarının aile büyükleri tarafından ihlal edildiğini, kendi karı-koca sınırlarının bozulduğunu fark edemezler. Böylece çift, karı-koca olarak değil o ailenin büyük erkek çocuğu ile dışardan aileye girmiş gelin gibi ya da tam tersi olan evin kızı ve dışarıdan gelen damat gibi davranmayı normalleştirirler. Ancak bu sürecin sonunda çift hem duygusal hem de fiziksel olarak birbirlerinden uzaklaşmaya başlar ve kendi çekirdek aile sınırlarını sağlıklı şekilde koruyamadıkları için karı-koca bağları zarar görür.
Aile problemleri arasında sıklıkla karşımıza gelen bir diğer sınır sorunu ise bireyin gerektiği yerlerde hayır deme alışkanlığını edinememiş olmasıdır.
Bu sorun kimi zaman çiftler arasında kimi zaman da arkadaşlarına hayır diyemeyen ailenin çocuğuyla ilgili olarak karşımıza gelir.
Gerekli yerlerde hayır deme alışkanlığını edinememiş olan bireylerde birkaç özel durum görülür.
Bu durumlardan bir tanesi itaatkar yetiştirilen çocuklardır. Bu çocuklar sorgulamadan ya da kendi düşüncelerini doğru şekilde ifade etmelerine izin verilmeden büyütüldükleri için kendilerinden istenen talepleri ve istekleri koşulsuz olarak yerine getirmeyi normalleştirmişlerdir. Bu nedenle bu çocuklar görev odaklı ve ötekinin isteklerine koşullu bireyler olarak yetişirler. Bu durumun sonucunda ise hayır demekten çekinen ya da gerekli yerlerde hayır deme cesareti gösteremeyen bir kişilik yapısı geliştirirler. Bu kişilik yapısına sahip yetişkinlerle evlenen kişiler ise eşlerini tanımlarken “Anne-babasına asla hayır diyemez ya da arkadaşları çok önemlidir. Ailesi olarak biz desek yapmaz ama elalem dediğinde hemen yapar. Bizi bırakır, onların isteklerine koşar.” gibi cümleler kullanırlar. Ancak bu durum, çekirdek aile üyelerinin ya da diğer eşin kendisinin ikinci plana atıldığını hissetmesine neden olan değersizlik duygusunu ortaya çıkartır.
Hayır diyememe probleminin bir diğer nedeni ise kişinin birine hayır dediğinde onun kendisine kırılması, küsmesi ya da yalnız bırakması ile ilgili endişe duymasından kaynaklanır.
Aile üyelerinde hem yetişkinlerde hem de çocuklarda sıklıkla görülen bu durum, sevilmeme ve yalnız kalma kaygısı ile ilgilidir. Bu kaygı nedeniyle aile üyeleri karşı tarafın dediğini yaptıkça ve onun taleplerini yerine getirdikçe daha fazla sevileceğine, değer göreceğine ve yalnız bırakılmayacağına dair çarpıtılmış düşünceler geliştirir. Bu kaygılı düşünceler nedeniyle sosyal ilişkilerinde sağlıklı sınırlar çizemeyen aile üyelerinde özgüven, özdeğer, özsaygı, özsevgi, özyeterlilik gibi öze yönelik değer algılarının da düşük olduğu görülür.
Güven; tüm aile üyelerini hem fiziksel yönden hem de duygusal yönden birbirine bağlayarak bir arada olmalarını sürdüren en güçlü değer taşıdır.
Çiftler evlenmeden önce her ne kadar birbirlerini severek ve isteyerek evlenseler de aile kurmayı sağlatan değer yargısı birbirlerini sevip sayacaklarına dair geri kalan yaşamları boyunca karşılıklı güven duymalarıdır. Aynı şekilde aile üyeleri içerisindeki çocuklar da anne babaları tarafından koşulsuz sevilip, kollanacaklarına, onlar tarafından duygusal destek ve yeterli bakımı alacaklarına, anne babalar da çocuklarının her zaman kendilerine karşı şeffaf ve dürüst olacaklarına yönelik güven duymak isterler. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı aile üyeleri arasındaki güven bağı zedelenebilir. Bu güveni zedeleyen durumların başında yalan gelir.
Yalan, aile içinde gerçeğin çarpıtılmış bir şekilde söylenmesi sonucunda şüphe duygusunun en baskın duygu olarak yaşanmasına neden olur. Yalan ne için söylenmiş olursa olsun aile üyeleri arasındaki bağı zayıflatır ve kandırılmış olmanın getirdiği yıkıcı davranışları da ortaya çıkarır.
Kandırma davranışı ise hayal kırıklığı, öfke, kaygı, umutsuzluk ve stresi tetikleyen bir tutumdur. Tüm bu olumsuz duygu ve davranışların etkisi altında aile üyeleri birbirine tekrar güvenemez, yapılan açıklamalara ikna olamaz ve birbirlerini koşulsuz kabullenme eğilimi gösteremezler. Bu durum güvenin tekrar kurulana kadar aile içerisinde aile üyelerinin birbirlerine karşı aşırı kontrolcülük davranışlarını baskın hale getirir.
Aldatma ve ihanet konusu aile danışmanlığı içerisinde titizlikle çalışılması gereken bir hassasiyete sahiptir. Çünkü aldatma ve ihanet gerçeği özellikle aldatılan tarafı bireysel olarak çok fazla yaraladığı için çiftlerin önce kendilerinin duygusal olarak iyi olmalarına daha sonra da birbirlerine tekrar güven duymak için hazır hissetmelerine ihtiyaçları vardır. Ancak bu sürecin en zorlayıcı ve hassas olan kısmı tam da burasıdır. Çünkü aldatan tarafın, aldatılan tarafa kendini tekrar bireysel olarak iyi hissedene kadar gerekli zamanı tanıması gerekir.
Genelde aile danışmanlığı almaya gelen çiftler de aldatan taraf pişmanlık ve kaybetme korkusunun etkisi altında aldattığı eşinin bir an önce kendisine yeniden güvenmesini bekleyebilir. Bu yüzden aldatan taraf eşine karşı sabırsız ve aceleci yaklaşabilir. Ancak aldatma sadece iki kişinin birbirine duyduğu güvene verdikleri bir zarar değildir. Aldatılan taraf için aldatma olayının nasıl gerçekleştiğine dair her detay çok önemlidir.
Bu nedenle genelde aldatılan kişiler, aldatmanın ne zaman başladığını, aldatma devam ederken kendisine ne gibi yalanlar söylendiğini, kiminle aldatıldığını, aldatıldığı kişinin yaşını, işini, fiziksel ve kişisel özelliklerini, nerede ve nasıl aldatıldığını, aldattığı kişi ile ne kadar yakınlık sağlandığını, aldattığı kişi ile eşinin görüşme sıklığının ne olduğunu,, aldatmanın içerisine cinselliğin dahil olup olmadığını, aldattığı kişi ile ikinci bir evlilik yaşamı gibi sürdürülen bir bağın olup olmadığını, neden kendisi yerine bir başkasının tercih edildiğini, aldatılan kişiye alınan hediyelerin anlamlarını, aldatılma süresi boyunca eşi tarafından maruz kaldığı manipülasyonların ve aşağılamaların nedenlerini ve bunun gibi daha birçok detaylı bilgiyi öğrenmek isterler. Bu nedenle tüm bu yaşanmışlıkların aldatılan kişinin üzerindeki duygusal etkisini anlamak çok önemlidir. Bundan dolayı aile danışmanlığı alan çiftlerde bireysel olarak önce aldatılan kişinin kendi özbenliğinde ve özgüveninde oluşan olumsuz etkilerle baş etmesine ve daha sonrasında çiftin birbirine tekrar güven sağlamalarına yönelik görüşmeler yapılır.
Aile danışmanları taraf tutmadan çiftlere yardımcı olmaya çalışan uzmanlardır. Bu nedenle konu aldatma ve ihanet bile olsa aile danışmanları aldatılan tarafa daha koruyucu ya da aldatan tarafa da suçlayıcı bir tutumla yaklaşmaz. Yani aile danışmanları her zaman profesyonel sınırlarda kalan ve her iki tarafa da objektif yaklaşan kişilerdir. Bu süreçte aile danışmanı aldatan tarafı dinlerken, aldatmanın neye hizmet ettiğini, aldattığı kişiye karşı hissedilen duyguların anlamını, kişinin eşini aldatmaya yönelmesinin altındaki ana nedenleri anlamaya çalışır. Böylece aldatan tarafında sadece suçluluk ve kaybetme korkusu etkisi altında kalmadan, kendi duygusal ve psikolojik sürecini daha iyi anlamasına yardımcı olunur.
Aile danışmanlığı aldatma ve ihanet gibi konuşulması zor bir durum karşısında çiftlerin yaşadıkları olumsuz duygularla güvenli şekilde baş etmelerinde önemli rol oynar. Ancak aldatma ve ihanet sonrası her aile danışmanlığı almaya gelen çiftin evliliğinin tekrar düzeleceğine dair garanti vermez.
Aile danışmanlığı, çiftlerin aldatma ve ihanetin etkisi altında öfkeyle, düşünmeden, duygusal tepkilerle birbirlerine karşı sağlıksız davranışlarda bulunmalarının önüne geçmeye yardımcı olur. Çift bu süreç içerisinde birbirlerine yeterli zaman, şeffaflık ve anlayış gösterebilirlerse aile danışmanlığı bazı durumlarda aldatma sonrasında güvenin tekrar inşa edilmesinde de etkili olabilmektedir. Ancak devam eden şiddet, manipülasyon, aldatma ve yalan gibi tekrar güven bağının kurulması mümkün olmayan evliliklerde ise çiftin birbirine daha fazla duygusal zarar vermeden sağlıklı ayrılma sürecini yönetmelerinde de danışmanlık desteği verir.
İhanet ve aldatma nedeniyle yönetilmesi zor duygular yaşayan çiftler ayrılma ya da evliliğe devam etme kararlarından hangisini almış olurlarsa olsunlar aile danışmanlığının önceliği bireylerin sağlıksız düşüncelere yenik düşerek duygusal yönden birbirlerine ve kendilerine zarar vermelerinin önüne geçmek için sağlıklı düşünme ve karar verme becerilerini destekleyici çalışmaları düzenlemektir.
Günümüz koşullarında yaşanan ekonomik krizin etkileri ile birçok aile maddi yönden zorlanmalar yaşamaktadır. Aile içindeki maddi zorluklar çeşitli nedenlerden kaynaklı olabilir. Aile bütçesini sağlayan veya katkıda bulunan yetişkinin hastalık nedeniyle çalışamaz duruma gelmesi ya da vefat etmesi, ailenin çalıştığı ya da çalıştırdığı iş yerinin ekonomik kriz şartlarına dayanamaması ve iflas etmesi, işten çıkarılma ve iş bulamama, doğru hesaplamaların yapılmadan gider kalemlerinin arttırılması gibi birçok durum ailenin maddi zorluklar yaşama nedenlerinden biri olarak karşımıza gelir. Bu maddi zorluklar özellikle aile bütçesini yönetmeye çalışan çiftlerde yoğun strese neden olur. Çiftin gelir düzeyinin düşmesi, giderlerin ödenememesi, kredi kartı borçlarının artması, bankadan çekilen kredi taksitlerinin gecikmesi ya da borçların ödenememesinden dolayı kişiler üzerinde başlatılan haciz kararı gibi hukuki takip süreçleri vb. durumlar aile olma koşullarının sürdürülmesini de giderek zorlaştırır.
Çünkü aile kurmak ve aile bütünlüğünü devam ettirmek demek aynı zamanda aile üyelerinin bir ev çatısı altında yeme, içme, barınma, giyinme, güvende olma gibi en temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanması demektir. Tüm bunların karşılanabilmesi içinde mutfak giderleri, evin faturaları vb. giderlerin ödenebilmesi gerekir. İlerleyen zamanlarda aileye eklenen çocuklar ve aile üyelerinin sayısının artmasıyla beraber ailenin bakımı için gider kalemlerinin miktarı da artmaya başlar. Çocukların eğitim, kurs, sağlık masraflarının bu gider kalemlerine eklenmesi sonucunda aile içerisinde gelecek kaygısı ve aşırı stres gibi duygular daha baskın hale gelir. Bu durumda aile üyeleri bu ekonomik krizin üstesinden gelebilmek üzere birbirlerine duygusal destek ile dayanışma desteği sağlayamadıklarında birbirlerine karşı agresif, tahammülsüz, ilgisiz ya da sorumluluk almaktan kaçınan bireylere dönüşürler.
Boşanma kararı tüm aile üyelerini yakından etkileyen bir durumdur. Boşanma her ne kadar karı koca rolleri arasında alınan bir karar olsa da diğer rollere de yansıyan olumsuz etkileri vardır. Aynı zamanda bu olumsuz etkiler çocuksuz ailelerde ve çocuklu ailelerde farklı şekillerde görülür.
Çocuksuz ailelerde alınan boşanma kararı, çiftlerin bireysel olarak bazı duygusal problemler yaşamalarına neden olmaktadır. Çünkü boşanmak, çiftin birlikte kurdukları ve beraberlik üzerine geliştirdikleri yaşam düzenlerini geri kalan hayatları için birbirlerinden ayrı ve bireysel olarak devam edecek şekilde yeniden değiştirmelerini gerektirir. Örneğin; ev değişikliği yapmak, tek yaşamaya başlamak ya da kök ailenin yanına geri dönmek, bazen şehir değiştirmek, iş değişikliği yapmak, maddi ve ekonomik standartların değişmesine ayak uydurmak, yalnız kalmak, sosyal çevreyi değiştirmek gibi bir birçok radikal değişiklik bu konuda örnek gösterilebilinir.
Bu değişikliklere adapte olmak için boşanan bireyler hem fiziksel hem de zihinsel yönden yoğun düzeyde duygusal güç harcarlar. Boşanan çift bireysel olarak taşınırken, geleceklerini planlarken, bu değişikliklere adapte olmaya çalışırken kendilerini fazlasıyla zorlarlar ve bu zorlanma sonucunda duygusal boşluk, kronik yorgunluk, kaygı gibi problemlerini de beraberinde yaşayabilirler.
Çocuklu ailelerde ise boşanma sürecinde dikkate alınması gereken daha fazla değişken vardır. Bu yüzden çocuklu aileler boşanırken çocuklarının zihinlerindeki aile kavramını bozmadan boşanmaları gerekir. Çünkü bir çocuk anne babası boşanmış olsa bile ailem diye düşündüğünde çocuğun aklına yine ilk olarak kendi öz anne baba ve varsa kardeşlerinden oluşan çekirdek aile düzeni gelir. Bu yüzden çocuklu ebeveynlerin boşanma sürecini çocuklarını doğru bir dille açıklamaya dikkat etmeleri ve boşanma sonrasındaki yeni aile düzenine çocuklarını adapte edebilmeleri için onları sağlıklı bir gözle takip etmeleri gerekir. Bu nedenden dolayı çocuklu ailelere boşanma sürecinde mutlaka aile danışmanlığı almaları önerilir.
Aile gündemine bomba gibi düşen bazı travmatik yaşam olayları aile üyeleri üzerinde oldukça derin etkiler oluşturur. Savaşlar, doğal afetler, beklenmedik ani ölümler, hastalıklar, kazalar, kayıplar, maddi çöküşler, cezayla sonuçlanan hukuki kararlar vb. birçok durum travmatik yaşam olaylarına örnek verilebilir.
Bir yaşam olayının travmatik boyutta olduğunu söyleyebilmek için o yaşam olayının birey tarafından daha önceden ön görülemez ve tahmin edilemez olması gerekir. Aynı zamanda travmatik yaşam olayları olup bittikten sonra bireylerin bu sarsıcı yaşantıları geçmiş anılarında bırakamadıkları görülür. Bu nedenle bu yaşam olaylarının kendilerinde oluşturduğu duygusal etkiler ve zihinlerinde canlanan flaş anılarla beraber yoğun tetiklenme yaşarlar. Bu durum, travmatik yaşam olayını anlatan kişiler tarafından “Hala dün gibi aklımda, düşündükçe aynı güne geri dönüyorum. Gözümün önünden hiç gitmiyor. Sesi hala kulaklarımda çınlıyor. Hala gece telefon çaldığında irkiliyorum. O günden beri rahat uyuyamıyorum. Rüyalarımda hep aynı olayı görüyorum. Yine aynı şey olacakmış gibi korkuyorum.” şeklinde cümlelerle ifade edilir. Travmatik yaşam olayları aile üyelerinin her birini yaş, cinsiyet, bilişsel olgunluk, kişilik ve mizaç özelliklerine göre farklı düzeyde etkileyebilir. Ancak aile üyelerinin ne düzeyde etkilendiğini anlamak ve bu yaşam olaylarının travmatik etkilerini giderebilmek için mutlaka bu gibi dönemlerde aile danışmanlığı alınması önerilir.
Aile sistemi kendi içerisinde çocukların gelişim basamaklarına göre değişkenlik gösteren esnek ve canlı bir yapı barındırır. Bu nedenle çocukların gelişim evrelerine göre her aile sistemi kendi içinde farklı gelişim dönemlerinden geçer.
Bu dönemler:
Çocuksuz aile dönemi yeni evli çift dönemi olarak da bilinir. Bu dönem, evliliğin ilk aylarını veya ilk yıllarını kapsar. Çiftin aynı ev düzeni içerisinde birbirlerine alışma dönemi olarak tanımlanır. Bu dönem aralığında çiftin dikkati daha çok birbirine yöneliktir ve çift birbirlerinin rol sınırları ile üstlendikleri sorumluluklara yönelik karşılıklı olarak uyum göstermeye çalışırlar.
Bu dönem bebek sahibi olan ailenin doğumdan sonraki ilk 2 yılını kapsar. Bu dönemde çift yetişkin ve karı-koca rolünün yanına somut olarak anne-baba rolünü de eklemiş olarak hayatlarına devam ederler. Çift hem bebekleriyle bağlanma sürecini hem de anne babalık rollerine alışma dönemini bir arada yaşar.
Çocukların gelişim dönemlerine göre bebeklik evreleri 2 yaşla beraber sonlanır ve hem çocuğun hem de ebeveynlerin yaşamında yeni bir evre açılır. Bu evre çocukların hem hareketliliklerinin hem de meraklarının arttığı okul öncesi dönem evresidir. Bu dönemde koşma, tutma, atma, çekme gibi eylemleri merak güdüsü altında daha seri ve daha hızlı yapmaya başlayan çocuğu hem tehlikelerden korumak için ona gerekli fiziksel sınırları çizmek hem de bilişsel öğrenme sürecini desteklemek için ebeveynlerin anlatıcı, öğretici ve model olmaları gerekir.
Okul öncesi dönemde çocukların tuvalet eğitimi ile temel gelişim basamaklarına dair dil becerileri, bilişsel beceriler, ince motor, kaba motor becerileri, denge ve dikkat becerilerindeki gelişim düzeyinin doğru şekilde takip edilmesi gerekir. Bu nedenle ebeveynler çocuklarıyla onun gelişimini destekleyici aktiviteleri daha fazla yapmaya çalışırlar ve 3 yaşla beraber çocukların kreş dönemi başlar. Bu süreçte çocuklar ilk kez okul tecrübesi yaşarken aynı zamanda bakım verenlerinden ayrılma tecrübelerini de deneyimlemeye başlar. Bu durum ebeveyn ve çocuk arasındaki sağlıklı ayrışmanın yaşanabilmesi ve çocuğun özerk hissedebilmesi için önemli bir adımı temsil eder. Bu dönemde çocuk tarafından bakım verenlerinden ilk ayrılış ve eve dönüş, ebeveynden uzaklaşma ve tekrar bir araya gelme gibi tecrübeler deneyimlenir. Bu tecrübeleri bazı çocuklar ve aileler yoğun kaygıyla atlatırken bazıları için ise süreç daha kolay olabilir.
İlkokula başlama çağı, çocuk tarafından sorumlulukların daha fazla üstlenildiği ve akademik başarının ön plana çıkmaya başladığı bir dönemi temsil eder. Yazmak, okumak, temel matematik becerileri öğrenmek, şiir ezberlemek, ödev yapmak, kitap okuma alışkanlığı kazanmak gibi beceriler akademik yaşamın ilk basamakları olarak karşımıza gelir. Bu dönemde akademik gelişimde yaşanabilecek herhangi bir aksaklık durumunda ise ebeveyn ve çocuğun mutlaka doğru bir destek alması gerekir. Çünkü bu sürecin içerisinde aileler dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, disleksi, özgül öğrenme güçlüğü gibi durumlarla sık sık karşılaşırken okul fobisi, okul reddi, sosyal uyum problemi, içekapanıklık, selective mutizm (seçici konuşmazlık) gibi kaygı kaynaklı duygusal problemler de ilkokul döneminde sıklıkla görülmektedir. Bu nedenle okul çağı dönemi anne-babanın yaşamına da yeni sorumluluklar getirir. Çocuğu hem duygusal hem de akademik yönden sağlıklı şekilde takip etmek, çocuğun sorumluluk kazanabilmesinde ve zaman yönetimi yapmayı öğrenmesinde ebeveynlere de etkin roller düşmektedir.
Ergenlik; çocukların kimlik arayışının başladığı ve toplum içinde kendilerini birey olarak göstermek için daha fazla bağımsızlık arayışına girdikleri bir gelişim dönemidir. Bu nedenle ergenlikte kimlik arayışı süreci tamamlanana kadar ebeveynlerle sık sık çatışmalara girme, bağımsızlık elde edebilmek için otoriteye karşı gelme, inatçı tutumlar gösterme ve arkadaşlarıyla birlikte olmayı daha fazla önemseme gibi durumlar görülür. Bu dönemde kendi çocuklarının huylarının değiştiğini, alışılagelmiş ebeveyn-çocuk iletişiminin daha azaldığını ya da daha çok çatıştıklarını fark eden ebeveynlerin de kafalarının karışık olabilir. Bu yüzden ergenlik döneminin sağlıklı tamamlanabilmesi için aile danışmanlığı alınması gerekebilir.
Bu dönem çocukların lise hayatlarını bitirip çeşitli nedenlerden dolayı 18 yaşını doldurmuş genç yetişkinler olarak evden ayrıldıkları dönemi temsil eder. Bu dönemde çocuklar artık genç yetişkin olarak anılır ve birçoğu dil eğitimi, üniversite eğitimi, çeşitli kurslar ya da erken iş yaşamına başlama gibi nedenlerle evden ayrılıp ailelerden ayrı farklı şehirlerde farklı bir ortamda yaşamaya başlarlar. Evden ayrılan çocukların ardından evin içinde yaşanılan boşluk hissi ebeveynler için baş edilmesi kolay bir duygu değildir ve bu boşluk hissi “boş yuva sendromu” olarak tanımlanır. Bu dönemde eşler birbirlerine yönelerek karı-koca rollerine daha fazla odaklanırlar ve birbirlerine daha fazla vakit ayırdıkları yeni yaşam rutinleri oluştururlar.
Bu dönemde evden ayrılan genç yetişkinler evlilik, kariyer, iş yaşamı, çocuk sahibi olma gibi kendi yoğun yaşam düzenlerini oluştururken, onların ebeveynleri ise yaş alarak yaşlılık dönemi evresi içerisine girerler. Yaşlılık dönemi ebeveynlerin torunlarıyla bağ kurdukları bir dönemdir. Yaş almaya bağlı olarak ebeveynlerin ortaya çıkan sağlık problemleri ve bakım ihtiyaçları olabilir. Bu problemler çerçevesinde aile sistemi içerisinde yeni yaşam rutinleri oluşturulur.
Aileler hangi dönemin içerisinde olursa olsunlar tüm aile gelişim evrelerinde her bir aile üyesinin yeni dönemin getirilerine ayak uydurması çok önemlidir. Ancak aile üyeleri için alışılmış düzenden çıkıp yeni bir düzene ayak uydurmak her zaman kolay değildir. Bu yüzden gelişim evrelerinin herhangi bir döneminde her ailenin desteğe ihtiyacı olabilir. Bu evrelerde aile danışmanlığı almanın önemi büyüktür.
Bir önceki yazımıza https://mutluyasam.com.tr/dalgalardan-korkma-durumu-kimofobi-nedir/ linki üzerinden ulaşabilirsiniz.
İçerikler