Adres
Cumhuriyet Mah. Dekanlar Sok. No:2 D:1 Süleymanpaşa-TEKİRDAĞ
Danışan Destek Hattı
0533 442 5460

Bazen insan uzun süre içinde tuttuğu bir duyguyu sonunda paylaşır ve o an için hafiflediğini düşünür. Fakat konuşmanın üzerinden birkaç dakika ya da birkaç saat geçtikten sonra başka bir his ortaya çıkabilir: “Keşke söylemeseydim.” Kişi söylediklerini zihninde tekrar tekrar değerlendirebilir, karşı tarafın ne düşündüğünü merak edebilir ve kendisini gereğinden fazla açmış gibi hissedebilir. Bu nedenle duyguları paylaşmak, bazı insanlar için yalnızca rahatlatıcı bir deneyim değil, sonrasında utanç, mahcubiyet veya pişmanlık hissinin eşlik ettiği karmaşık bir süreç hâline gelebilir.
Özellikle kişisel konuların konuşulduğu sohbetlerden sonra “Çok mu anlattım?”, “Beni zayıf mı gördü?”, “Bunu neden söyledim?” ya da “Şimdi benim hakkımda ne düşünecek?” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Benzer sorgulamalar yalnızca romantik ilişkilerde görülmez. Arkadaşlık ilişkilerinde, aile içinde, iş ortamında veya yeni tanışılan biriyle yapılan samimi bir konuşmanın ardından da aynı türden pişmanlık yaşanabilir.
Duygusal paylaşım sonrasında yaşanan rahatsızlığın tek bir nedeni yoktur. Geçmiş deneyimler, kişinin özel alan algısı, güven duygusu, karşı tarafın verdiği tepki ve kişinin kendisine yönelik beklentileri süreci etkileyebilir. Bazen sorun paylaşımın kendisinden çok, paylaşım sonrasında kişinin kendi söylediklerine yüklediği anlamdır.
Bir insanın özel bir düşüncesini veya duygusunu ifade ettikten sonra rahatsız hissetmesi, otomatik olarak yanlış bir şey söylediği anlamına gelmez. İnsanlar kendileriyle ilgili önemli bir bilgiyi başkalarıyla paylaştıklarında bir süre daha savunmasız hissedebilir. Daha önce yalnızca kendilerinin bildiği bir konu artık başka bir kişinin de bilgisi hâline gelmiştir.
Pişmanlık hissi kimi zaman paylaşılan şeyin içeriğinden değil, kontrolün bir bölümünün kaybedilmiş gibi hissedilmesinden kaynaklanabilir. Kişi konuşmadan önce düşüncelerinin tamamen kendisine ait olduğunu hissederken, konu paylaşıldığında artık karşı tarafın nasıl yorumlayacağını kontrol edemez.
Örneğin uzun süredir zorlandığı bir konuyu yakın arkadaşına anlatan biri, sohbet sırasında anlaşılmış hissedebilir. Eve döndüğünde ise “Acaba fazla mı konuştum?” diye düşünmeye başlayabilir. Arkadaşının olumsuz bir tepki vermemiş olması bile zihinsel sorgulamayı tamamen ortadan kaldırmayabilir.
Duygusal açıklık bazı kişiler için yakınlık oluştururken bazı kişilerde mahcubiyet duygusunu tetikleyebilir. Duyguların kişisel ve özel kabul edilmesi burada önemli bir etkendir. Özellikle çocukluk veya gençlik döneminden itibaren duygularını çok fazla göstermemesi gerektiğini öğrenen kişiler için kişisel konuları paylaşmak alışılmadık bir deneyim olabilir.
“Güçlü görünmeliyim”, “Sorunlarımı kendim çözmeliyim” veya “İnsanlara yük olmamalıyım” gibi düşünceler, kişinin duygusal açıklık konusundaki yaklaşımını etkileyebilir. Böyle bir düşünce yapısına sahip biri konuşma sırasında rahat hissedebilirken daha sonra yaptığı paylaşımı kendi belirlediği standartlarla karşılaştırabilir.
Konuşma sonrasındaki utanç her zaman karşı tarafın davranışıyla ilgili değildir. Kişinin kendi içindeki beklentiler, kendine koyduğu kurallar ve geçmişten taşıdığı mesajlar daha belirleyici olabilir.
İnsan ilişkilerinde mahremiyet sınırları kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar hayatlarının birçok detayını yakın çevreleriyle rahatlıkla paylaşabilirken bazıları çok daha sınırlı bilgi vermeyi tercih eder.
Kişinin alıştığı sınırın ötesine geçmesi, sonrasında “fazla açıldım” hissini ortaya çıkarabilir. Özellikle konuşmanın doğal akışı içinde beklenenden daha fazla özel bilgi paylaşılmışsa rahatsızlık daha belirgin hâle gelebilir.
Günlük dilde zaman zaman “oversharing” olarak adlandırılan aşırı paylaşım kavramı da benzer bir durumu anlatır. Yine de her uzun veya kişisel konuşmayı aşırı paylaşım olarak değerlendirmek doğru değildir. Bir paylaşımın kişiye fazla gelip gelmediği; ilişkinin yakınlığına, konunun içeriğine ve kişinin kendi sınırlarına bağlıdır.
Kendimizle ilgili önemli bir gerçeği başka biriyle paylaşmak, duygusal olarak daha görünür hâle gelmek anlamına gelebilir. İnsanlar çoğu zaman başkalarının kendilerini nasıl gördüğü üzerinde belirli bir kontrol sahibi olduklarını hisseder. Kişisel bir korku, hayal kırıklığı veya kırgınlık anlatıldığında söz konusu kontrol hissi azalabilir.
Örneğin iş hayatında sürekli güçlü ve kontrollü görünen biri, yakın bir arkadaşına yaşadığı başarısızlık korkusunu anlattığında kendisini alışık olmadığı kadar açık hissedebilir. Konuşmanın ardından “Keşke bu tarafımı göstermeseydim” düşüncesi ortaya çıkabilir.
Bir insanın zorlandığı yönlerini paylaşması tek başına güçsüzlük göstergesi değildir. Yine de kişinin paylaşım sonrasında nasıl hissettiği önemlidir. Duygusal açıklığın miktarı ve zamanı konusunda herkesin farklı bir rahatlık seviyesi olabilir.
Paylaşım sonrasındaki duygular üzerinde karşı tarafın tepkisi önemli bir rol oynayabilir. İnsan özel bir konuyu anlattığında çoğu zaman karşı taraftan anlayışlı bir yaklaşım bekler. Beklenen tepki gelmediğinde ise pişmanlık hissi artabilir.
Örneğin önemli bir problemi anlatan kişiye “Bunu bu kadar büyütme” şeklinde cevap verilmesi, kişinin kendisini anlaşılmamış hissetmesine neden olabilir. Konunun hızlıca değiştirilmesi, alaycı bir yorum yapılması veya anlatılan şeyin başkalarıyla paylaşılması da güven duygusunu olumsuz etkileyebilir.
Buna karşılık dinleyen kişinin yargılamayan ve sakin bir yaklaşım sergilemesi, paylaşım konusundaki rahatlığı artırabilir. Duygusal açıklık yalnızca konuşan kişinin özellikleriyle değil, konuşmanın gerçekleştiği ilişkinin niteliğiyle de ilgilidir.
Bazı insanlar önemli bir konuşmadan sonra diyaloğu zihninde tekrar oynatabilir. Söyledikleri cümleleri hatırlayabilir, karşı tarafın yüz ifadesini analiz edebilir veya farklı bir şekilde konuşmuş olsaydı ne olacağını düşünebilir.
Zihinsel değerlendirme belirli ölçüde doğal olabilir. İnsanlar sosyal etkileşimlerini gözden geçirerek gelecekte nasıl davranacaklarına ilişkin fikir edinir. Ancak aynı konuşmayı defalarca incelemek, kişinin olayın gerçek öneminden daha büyük bir anlam çıkarmasına yol açabilir.
Örneğin karşı tarafın birkaç saniyelik sessizliği “Beni garip buldu” şeklinde yorumlanabilir. Oysa aynı sessizliğin şaşırma, düşünme veya nasıl cevap vereceğini belirleme gibi birçok farklı nedeni olabilir.
Daha önce özel bilgileri başkalarıyla paylaşılan, söyledikleri küçümsenen veya hassas olduğu bir konuda alay edilen biri gelecekte daha temkinli davranabilir. Geçmiş deneyimler, kişinin “Birine bir şey anlatırsam bunun bedeli olabilir” şeklinde düşünmesine katkıda bulunabilir.
Bugün yaşanan paylaşım sonrası pişmanlık kimi zaman yalnızca o günkü konuşmayla ilgili olmayabilir. Daha önce yaşanan ilişkisel deneyimler de kişinin güven oluşturma biçimini etkileyebilir.
Geçmişte olumsuz bir deneyim yaşanmış olması, gelecekteki tüm ilişkilerin aynı şekilde ilerleyeceği anlamına gelmez. İnsanların güvenilirliği, iletişim biçimi ve kişisel sınırlara yaklaşımı birbirinden farklıdır.
Bazı ailelerde duygular hakkında konuşmak günlük hayatın doğal bir parçasıdır. İnsanlar üzgün, kırgın veya kaygılı olduklarını açık biçimde ifade edebilir. Bazı ailelerde ise duygular daha az konuşulur ve sorunların kişisel olarak çözülmesi beklenebilir.
Duygusal konuların nadiren konuşulduğu bir ortamda büyüyen kişi, yetişkinlik döneminde hislerini ifade ederken daha fazla çekingenlik yaşayabilir. Böyle konuşmalar kişiye alışılmadık gelebilir.
Örneğin çocukluk döneminde ağladığında “Bunda ağlayacak ne var?” gibi tepkilerle karşılaşan biri, yetişkin olduğunda üzüntüsünü paylaşırken kendisini rahatsız hissedebilir. Elbette herkesin aile deneyimi ve bu deneyimlerden etkilenme biçimi farklıdır.
Kişisel duyguları her zaman ve herkesle paylaşmak gerekli değildir. İnsanların özel alanlarını koruması ve neyi kiminle konuşacağına karar vermesi doğal bir sınırdır. Her duyguyu dile getirmemek, tek başına duyguları bastırmak anlamına gelmez.
Burada önemli olan, kişinin paylaşmama kararının bilinçli bir tercih mi yoksa yoğun bir korkudan kaynaklanan zorunluluk hissi mi olduğudur.
Örneğin yeni tanışılan bir iş arkadaşına aileyle ilgili özel bir problemi anlatmamak kişisel sınır olabilir. Buna karşılık yıllardır güvenilen bir arkadaşla bile hiçbir kırgınlığı ifade edememek farklı bir durumdur.
Duygusal açıklık konusunda bazen “Her şeyi açıkça söylemek gerekir” şeklinde bir yaklaşım görülebilir. Oysa sağlıklı iletişim, her düşüncenin herkese anlatılması anlamına gelmez.
Mahremiyet, insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır. İnsanlar bazı konuları yalnızca belirli kişilerle paylaşmayı veya hiç paylaşmamayı seçebilir. Önemli olan kişinin kendi sınırını tanıması ve o sınırı suçluluk hissetmeden koruyabilmesidir.
Bir konuda konuşmak istememek, karşıdaki kişiye güvenilmediği anlamına gelmek zorunda değildir. Bazı konuların ifade edilmesi için zamana ihtiyaç duyulabilir.
Duygusal konularda kiminle konuşulduğu, en az neyin konuşulduğu kadar önemlidir. Güvenilir bir kişi seçmek, paylaşım sonrasında yaşanan pişmanlığın azalmasına yardımcı olabilir.
Paylaşım yapılacak kişinin geçmiş davranışları önemli ipuçları verebilir. Daha önce özel konuşmaları başkalarıyla paylaşmamış olması, farklı görüşlere saygılı yaklaşması ve konuşurken sürekli yargılayıcı ifadeler kullanmaması güven açısından değerlendirilebilir.
İlişkinin yakınlığı da dikkate alınabilir. Yeni tanışılan biriyle çok kişisel bir konuyu paylaşmak bazı insanlar için sonradan rahatsızlık yaratabilir. Duygusal yakınlığın aşamalı şekilde gelişmesine izin vermek daha rahat hissettirebilir.
Bir konuşmaya başladıktan sonra her detayı anlatmak zorunda değilsiniz. Kişi istediği noktada durabilir, bazı ayrıntıları kendisine saklayabilir veya “Bu kısmı konuşmaya henüz hazır değilim” diyebilir.
Duygusal sınırlar yalnızca karşı tarafın davranışlarını sınırlamakla ilgili değildir. Kişinin kendi paylaşım düzeyini belirlemesi de sınır oluşturmanın bir parçasıdır.
Örneğin yaşanan bir ilişki sorunundan bahsederken bütün özel detayları paylaşmak yerine yalnızca kişinin nasıl hissettiğine odaklanılabilir. Böylece hem destek alınabilir hem de sonradan fazla açılmış olma hissi azaltılabilir.
Özel bir konuyu paylaşmadan önce birkaç kısa soru üzerinde düşünmek, kişinin kendi sınırlarını daha iyi fark etmesine yardımcı olabilir.
Soruların amacı kişiyi konuşmaktan vazgeçirmek değildir. Daha bilinçli bir paylaşım yapabilmek ve sonradan oluşabilecek rahatsızlığı azaltmak temel hedeftir.
Bir anda çok fazla kişisel detay anlatmak yerine daha küçük paylaşımlarla başlamak bazı kişiler için daha rahat olabilir. Karşı tarafın yaklaşımı gözlemlendikçe daha fazla açılmaya karar verilebilir.
Örneğin doğrudan en hassas konuyu anlatmak yerine “Son zamanlarda bazı konularda kendimi biraz zorlanmış hissediyorum” şeklinde daha genel bir ifadeyle başlanabilir. Karşı tarafın dinleme biçimi ve yaklaşımı güven veriyorsa konuşma derinleştirilebilir.
Sohbetin başında beklentiyi belirtmek de işe yarayabilir. “Şu an çözüm aramıyorum, sadece anlatmak istiyorum” veya “Bunun aramızda kalması benim için önemli” gibi ifadeler iletişimin çerçevesini belirleyebilir.
Bir konuşmanın ardından rahatsızlık hissedildiğinde ilk tepki çoğu zaman konuşmayı geri almak istemek olabilir. Söylenen sözleri geri almak mümkün olmadığı için kişinin o anda yapabileceği en önemli şey, yaşanan durumu daha dengeli değerlendirmektir.
Öncelikle gerçekten olumsuz bir durum yaşanıp yaşanmadığına bakılabilir. Karşı taraf eleştirel veya küçümseyici bir tepki mi verdi, yoksa pişmanlık daha çok kişinin kendi düşüncelerinden mi kaynaklanıyor?
Ardından konuşmanın gerçek içeriği hatırlanabilir. İnsanlar bazen paylaştıkları şeyi olduğundan daha büyük veya daha sıra dışı algılayabilir. Oysa karşı taraf için konuşma çok daha normal bir etkileşim olabilir.
Rahatsızlık devam ediyorsa kısa bir ek konuşma yapmak da tercih edilebilir. “Dün biraz fazla açılmış gibi hissettim, anlattıklarımın aramızda kalması benim için önemli” şeklinde bir ifade sınırları yeniden belirlemeye yardımcı olabilir.
Bazı kişiler duygularını göstermeyi güçsüzlükle ilişkilendirebilir. Özellikle iş hayatında veya sosyal çevrede sürekli güçlü görünme beklentisi hisseden kişiler için zorlandığını ifade etmek oldukça rahatsız edici olabilir.
İnsanların birbirleriyle kurduğu yakın ilişkiler ise yalnızca başarıların veya güçlü yönlerin paylaşılmasıyla oluşmaz. Hayal kırıklıkları, korkular ve belirsizlikler de kişiler arası yakınlığın bir parçası olabilir.
Yine de herkesin duygusal açıklık seviyesi aynı değildir. Bir kişinin daha az paylaşmayı tercih etmesi de geçerli bir kişisel tercihtir. Önemli olan söz konusu tercihin kişinin kendi isteğiyle şekillenmesidir.
Duygusal paylaşım bazen kişinin kendisini sürekli şikâyet ediyor gibi hissetmesine neden olabilir. Oysa bir durumla ilgili hislerini ifade etmek ile sürekli aynı problemi herhangi bir değişiklik aramadan tekrar etmek arasında fark vardır.
“Bu olay beni kırdı” demek bir duygunun ifade edilmesidir. Kişi aynı zamanda olayın kendisi için neden önemli olduğunu da açıklayabilir.
Bazen konuşmanın ardından “Karşımdakini bunaltmış olabilir miyim?” diye düşünülebilir. Böyle durumlarda doğrudan iletişim kurulması mümkündür. “Bu konuyu konuşmak için uygun bir zamanda mısın?” diye sormak, karşı tarafın sınırlarına saygı göstermenin basit yollarından biridir.
Karşılıklı ve güvenli bir ortamda yapılan kişisel paylaşımlar, bazı ilişkilerde yakınlığın artmasına katkı sağlayabilir. İnsanların birbirlerinin düşüncelerini, korkularını ve beklentilerini öğrenmesi karşılıklı anlayışı kolaylaştırabilir.
Duygusal açıklığın otomatik olarak her ilişkiyi güçlendireceğini söylemek ise mümkün değildir. Güvenilir olmayan, sınırları ihlal eden veya sürekli yargılayıcı davranan biriyle yapılan yoğun kişisel paylaşımlar, kişinin kendisini daha kötü hissetmesine neden olabilir.
Dolayısıyla duygusal yakınlık yalnızca daha fazla şey anlatmakla değil, doğru kişiye, uygun zamanda ve kişinin kendi sınırlarına uygun şekilde açılmakla ilgilidir.
Günümüzde kişisel duygular yalnızca birebir konuşmalarda değil, sosyal medya üzerinden de paylaşılabiliyor. Bir gönderi veya hikâye paylaşırken kişi o an kendisini rahat hissedebilir, ancak paylaşımın ardından yüzlerce kişinin bunu görebileceğini düşünerek rahatsız olabilir.
Dijital paylaşımların yüz yüze iletişimden önemli bir farkı, içeriğin kontrolünün daha hızlı kaybedilebilmesidir. Ekran görüntüsü alınabilir, içerik başka kişilere gönderilebilir veya beklenenden çok daha geniş bir kitle tarafından görülebilir.
Sosyal medyada kişisel bir içerik paylaşmadan önce kısa bir süre beklemek bazı kişiler için faydalı bir alışkanlık olabilir. O anda yoğun hissedilen bir duygu birkaç saat sonra farklı değerlendirilebilir.
İlginç biçimde bazı insanlar tanımadıkları kişilere daha rahat açılırken en yakın oldukları kişilere duygularını anlatmakta zorlanabilir. Bunun nedeni yakın ilişkilerde kaybedilecek şeyin daha fazla olduğu düşüncesi olabilir.
Bir yabancının kişiyi yanlış anlaması sınırlı bir etkiye sahip olabilir. Ancak partner, aile üyesi veya yakın arkadaşın kişiyi farklı değerlendireceği düşüncesi daha yoğun bir kaygı oluşturabilir.
Böyle bir nedenle bazı insanlar en önemli duygularını tam da en yakın oldukları kişilerden saklayabilir. Küçük ve kontrollü konuşmalarla başlamak iletişimi kolaylaştırabilir.
Hiçbir şey paylaşmamak kısa vadede kişiye daha kontrollü hissettirebilir. Kimse kişinin hassas noktalarını bilmiyorsa eleştirilme veya yanlış anlaşılma ihtimali de daha düşük gibi görünebilir.
Sürekli olarak hiçbir kişisel konuyu paylaşmamak ise yakın ilişkilerde tarafların birbirlerini anlamasını zorlaştırabilir. Bir partner veya arkadaş, kişinin neden uzaklaştığını ya da neden belirli davranışlara tepki verdiğini anlayamayabilir.
Amaç her şeyi paylaşmak ile hiçbir şey paylaşmamak arasında kişiye uygun bir denge kurabilmektir. Duygusal mahremiyet korunabilirken önemli konular hakkında açık iletişim kurulması da mümkündür.
Duygusal ifade biçimi zaman içinde geliştirilebilen bir iletişim becerisi olarak düşünülebilir. Öncelikle kişinin ne hissettiğini fark etmesi, daha sonra bunu nasıl ifade etmek istediğine karar vermesi yardımcı olabilir.
Konuşurken suçlayıcı ifadeler yerine kişinin kendi deneyimine odaklanan cümleler kullanılabilir. Örneğin “Sen beni hiç önemsemiyorsun” yerine “Bu olduğunda kendimi geri planda kalmış gibi hissediyorum” demek, konuşmanın daha açık ilerlemesine katkı sağlayabilir.
Bazı kişiler konuşmadan önce düşüncelerini yazmayı da tercih edebilir. Kısa notlar almak, anlatılmak istenen konunun sınırlarını belirlemeye ve önemli noktaları daha sakin ifade etmeye yardımcı olabilir.
Duygusal paylaşım konusu günlük ilişkileri sürekli zorlaştırıyorsa, kişi önemli meseleleri ifade etmekten sürekli kaçınıyorsa veya her kişisel konuşmanın ardından yoğun biçimde kendisini sorguluyorsa konuyu daha ayrıntılı incelemek isteyebilir.
Bireysel danışmanlık, kişinin iletişim alışkanlıklarını, güven sınırlarını ve duygusal açıklığa yönelik düşüncelerini daha sistemli biçimde değerlendirebileceği bir alan sunabilir. Çiftler açısından ise ortak iletişim sorunlarının yaşandığı durumlarda çift odaklı danışmanlık tercih edilebilir.
Amaç kişiye “daha fazla konuşmalısın” veya “daha az paylaşmalısın” şeklinde tek bir doğru sunmak değildir. Her insanın mahremiyet ihtiyacı, iletişim biçimi ve ilişki deneyimleri farklıdır. Danışmanlık süreci, kişinin kendisine uygun sınırları daha iyi tanımlamasına yardımcı olabilecek seçeneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Kendini ifade etmek ile özel alanını korumak birbirine zıt kavramlar değildir. Bir kişi yakın olduğu insanlarla açık iletişim kurarken aynı zamanda bazı konuları yalnızca kendisine saklayabilir.
Örneğin yaşanan bir olayın kişide oluşturduğu üzüntü paylaşılabilir ancak olayın bütün ayrıntıları anlatılmayabilir. Benzer şekilde kişi karşı taraftan destek isteyebilir fakat belirli sorulara cevap vermek istemediğini açıkça söyleyebilir.
Söz konusu denge zamanla değişebilir. Bir ilişkinin ilk döneminde paylaşılmak istenmeyen bir konu, güven geliştikçe konuşulabilir. Ya da daha önce rahatça anlatılan bazı detayların artık özel tutulması tercih edilebilir.
İnsanların zaman zaman yaptığı hatalar, yaşadığı korkular veya zorlandığı konular kişiliğinin tamamını temsil etmez. Buna rağmen hassas bir konu paylaşıldığında kişi, karşı tarafın artık kendisini yalnızca o bilgi üzerinden değerlendireceğini düşünebilir.
Örneğin iş yerinde yaşadığı bir başarısızlığı anlatan biri, arkadaşının kendisini bundan sonra başarısız biri olarak göreceğini düşünebilir. Oysa insanlar genellikle karşılarındaki kişiyi çok daha geniş bir deneyimler bütünü üzerinden değerlendirir.
Paylaşılan bir duygu da çoğu zaman kişinin o anda yaşadığı deneyimi ifade eder. Öfkeli olmak, üzgün hissetmek veya bir konuda korku yaşamak kişinin bütün kimliğini tanımlamaz.
Duygusal bir konuşmadan sonra kendisini sert biçimde eleştiren biri, yaşadığı pişmanlığı daha yoğun hissedebilir. “Yine kendimi rezil ettim”, “Neden susamadım?” veya “Kimseye hiçbir şey anlatmamalıyım” gibi genelleyici düşünceler tek bir konuşmayı çok daha büyük bir probleme dönüştürebilir.
Yaşanan durumun daha somut değerlendirilmesi farklı bir perspektif sağlayabilir. “Bu sefer istediğimden biraz fazla detay verdim” düşüncesi, “Ben her zaman fazla konuşuyorum” düşüncesinden daha ölçülü olabilir.
Böylece kişi deneyimden kendine uygun bir sınır çıkarabilir. Bir sonraki konuşmada belirli detayları paylaşmamayı tercih edebilir veya yalnızca daha yakın olduğu kişilerle hassas konuları konuşabilir.
Bir duyguyu ifade ettikten sonra rahatsız olmak, gelecekte bütün kişisel paylaşımlardan kaçınmak gerektiği anlamına gelmez. Kimi zaman söz konusu his, kişinin alışık olmadığı ölçüde açık olmasının doğal bir devamı olabilir. Kimi zaman da gerçekten yanlış kişiye veya yanlış zamanda fazla bilgi verilmiş olabilir.
Aradaki farkı anlamak için konuşmanın koşullarına bakılabilir. Karşıdaki kişi güvenilir miydi? Paylaşım isteyerek mi yapıldı? Konuşmanın ardından gerçekten olumsuz bir gelişme yaşandı mı? Yoksa rahatsızlık daha çok kişinin kendi zihnindeki değerlendirmelerden mi kaynaklandı?
Duyguları paylaşmak konusunda herkese uyan tek bir kural bulunmaz. Bazı insanlar daha açık iletişim kurmaktan hoşlanırken bazıları daha güçlü bir mahremiyet ihtiyacı hisseder. Önemli olan kişinin kendi sınırlarını tanıması, güven duyduğu insanları seçmesi ve paylaşım miktarını kendi rahatlık düzeyine göre belirleyebilmesidir.
Bir konuşmanın ardından “Keşke söylemeseydim” düşüncesi geldiğinde bunu doğrudan bir hata kanıtı olarak görmek yerine, kişinin kendi sınırlarını anlamasına yardımcı olan bir işaret olarak değerlendirmek mümkün olabilir. Hangi konuları kimlerle paylaşmak istediğini, hangi durumlarda kendisini daha güvende hissettiğini ve hangi tepkilerin rahatsızlık yarattığını fark etmek, gelecekte daha dengeli bir iletişim biçimi oluşturmayı kolaylaştırabilir.
Bir önceki yazımıza https://mutluyasam.com.tr/esimin-ailesiyle-neden-bir-turlu-anlasamiyorum/ linki üzerinden ulaşabilirsiniz.
İçerikler